Bilgen Öniz

EYY RUH…

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Son haftalarda farklı şehirlerde gerçekleşen birçok seçimi yakından gözlemleme fırsatı buldum. Kent konseyleri, ticaret ve sanayi odaları, meslek birlikleri, spor kulüpleri, dernekler… Şehirlerin kulisleri kaynıyor, sohbetler aday listeleriyle açılıyor.


​Bir iletişimci gözüyle adayların kampanyalarını, sahadaki duruşlarını ve kurdukları cümleleri dikkatle izliyorum.
​Manzara ne yazık ki fazlasıyla tanıdık: Geçmişte neyin aksadığını analiz eden yok; “Bugüne kadar neler iyi yapıldı, bunları nasıl iki adım öteye taşırız?” diyen ise neredeyse hiç yok. Sahici, ayakları yere basan, o kentin ve temsil edilen mesleklerin geleceğini dert edinen tek bir somut proje görmekte zorlanıyoruz. Fakat gelin görün ki iddialı söylemler, cafcaflı sloganlar havada uçuşuyor.
​Peki, bu içi boş cesaret nereden geliyor? Anlamak için dahi olmaya gerek yok: Güvenilen tek şey, adayın finans gücü ve arkasına aldığı siyasi rüzgâr.
​Sonra da dönüp aynı kısır döngünün içinde hayıflanıyoruz: “Bu şehir neden gelişmiyor? Neden sesimizi duyuramıyoruz? Bizi temsil edenler dertlerimize neden tercüman olamıyor”
​Cevap aslında gözümüzün önünde duruyor: Çünkü o koltuklara genelde o makamı büyütmek için değil; o makamın sırtından kendi şahsi nüfuzunu, ticaretini veya siyasi kariyerini büyütmek isteyenleri oturtuyoruz.


​Tam bu noktada aklıma hep spor arenasındaki iki ayrı tablo geliyor.
​Bir tarafta Filenin Sultanları… Sahaya çıktıklarında parayı, bireysel egoları ya da unvanları değil; ortak bir inancı, birbirine sırt vermeyi ve memleket sevgisini izliyoruz. Birbirinin eksiğini kapatan, tek bir sayı için pes etmeden kan ter içinde mücadele eden gerçek bir takım ruhu var orada.


​Diğer tarafta ise “Bizim Çocuklar” diyerek bağrımıza bastığımız A Millî Futbol Takımımız… Ne yazık ki çoğu zaman milyarlık bütçelerine ve büyük imkânlarına rağmen o kolektif aidiyeti yakalayamayan, bireysel vitrinlerin gölgesinde kalan, can sıkıcı ve ruhsuz bir tablo…


​Aynı kural sivil toplum için de geçerlidir. Kulüpler, dernekler, odalar… Buralar kişisel zenginleşme, kartvizit parlatma ya da siyasete basamak yapma alanları değildir. Sivil toplum; parayla veya körü körüne bir siyasi sadakatle yönetilemez. Çünkü bu işler her şeyden önce adanmışlık ister, ekip şuuru ister, en önemlisi de ruh ister. Kendi cebini değil; temsil ettiği esnafın, gencin, dezavantajlı bireylerin hakkını dert edinmeyi gerektirir.


​O halde kendimize dürüstçe sormamız gereken soru şu: Neye izin veriyoruz, neye dur demeliyiz?
​Paranın ışıltısına veya arkasına siyasi gölgeleri alanların yüksek perdeden laflarına aldanmayı bırakıp; masaya koydukları akla, gerçek projelere ve geçmişteki samimiyetlerine bakmadığımız sürece, o makama oturduğunda temsil ettiği kitleyi unutup sadece kendi çevresini güçlendirecek isimlere geçit vermiş olacağız. Sonrasında oturup ağlamanın kimseye faydası yok; geçmiş olsun!


​Bir kurumun kaderi, üyelerinin neyi hak gördüğüyle belirlenir. Dilerim bundan sonra ruhunu kaybetmiş, liyakatsiz isimler ve ekipler değil; gerçekten üretmek, kalkınmaya omuz vermek ve ortak bir hedef için birleşmek isteyenler kazansın.
​Yitirdiğimiz o ruhu acilen geri çağırmamız lazım:
​Eyy ruh, gel artık!

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter