Geçen gün trafikteyim. Hani şu kırmızı ışıkların ömrümüzden birer parça kopardığı, insanın direksiyon başında hayatın anlamını sorgulamaya başladığı o meşhur saatler…
Önümdeki elektrikli aracın pırıl pırıl parlayan arka tamponuna bakarken aklıma biran korkunç şeyler geldi. Haberleri okumuşsunuzdur; yeni nesil elektrikli araçların olası bir savaşta uzaktan hack’lenip füze ya da güdümlü silaha dönüştürülebileceğine dair simülasyonlar yapılıyor. Kurumlar tedbirlerini almaya başladı bile!
Nerede o eski trafikler… Eskiden sadece 10 dakikalık yolu 1 saatte alırken, şimdi iki tonluk potansiyel bir mühimmatın içinde santim santim ilerliyoruz! Allah’ım sen koru…
Sahi, biz neden bu arabalara bu kadar mecburuz?
Konu gerçekten “Milletin keyfi yerinde, refah arttı, herkesin kapısında bir araba var!” ezberinden mi ibaret? Değil. Hadi biraz ezber bozalım, meseleye farklı bir açıdan bakalım.
Bir ülkede otomobil sahibi olmak bir tercih, bir heves değil de sabah evden çıkabilmenin tek yolu haline geldiyse; orada zenginleşen bireyler değil, yoksullaşan kamusal sistemlerdir. Çünkü gerçek refah, herkesin iki anahtar sahibi olmasıyla değil; kimsenin o anahtara mecbur kalmadan, güvenle, rahatça ve onuruyla bir yerden bir yere gidebilmesiyle ölçülür.
Bugün yaşadığımız şehirler insanlar için değil, arabalar için inşa edilmiş gibi. Araba artık bir konfor değil; resmen şehirden korunma zırhı, tekerlekli bir hayatta kalma kapsülü.
Bir durup düşünün: Bu şehirde yürümek ne zamandır bir keyif? Çoğu semtte yürümek keyif değil, doğrudan bir ekstrem spor. Kaldırımlar ya otopark ya esnafın vitrini ya motokuryelerin pisti ya da hiç yok… Bazen bir kaldırım başlıyor, on metre sonra sanki şehir planlamacısı aniden istifa etmiş gibi pat diye bitiveriyor. Yaya geçitleri deseniz, asfaltın üzerine sürülmüş dekoratif süs boyasından hallice; frene basan bir sürücü görünce boynuna sarılıp teşekkür edesimiz geliyor.
Hele bir bebek arabasıyla ya da tekerlekli sandalyeyle sokağa çıkmayı deneyin… O an anlıyorsunuz ki modern şehir dediğimiz şey, aslında bazı vatandaşlar için özel olarak tasarlanmış bir “Survivor” engel parkuru. Rampalar ya hiç yok ya da kullanıcısına açıkça meydan okuyor!
Şunu direkt olarak söylemek lazım: Bir şehirde bebek arabasıyla veya tekerlekli sandalyeyle tek başınıza, kimseye muhtaç olmadan dolaşamıyorsanız orası kamusal bir alan değildir. Orası seçici bir alandır. Girişinde görünmez bir tabela asılıdır ve kime hizmet edeceğini, kimi dışarıda bırakacağını baştan seçmiştir.
Şu meşhur üst geçitlerimize bakın mesela. Bize “yayaya müjde, trafiğe çözüm” diye yutturulan o devasa demir yığınlarının alt metni aslında ne kadar zalimce: “Yol arabaların. Sen haddini bil; yukarı tırman, dolan, yorul, aradan çekil ki arabalar rahat etsin.”
Arabaya dümdüz ve pürüzsüz akan yol, insana gelince dik merdivenlere, labirentlere dönüşüyor. Sonra da akil adamlar ekranlara çıkıp şaşırıyor: “Bu insanlar neden toplu taşımaya binmiyor, neden herkes araba alıyor?”
E ne yapsın? Metrobüste nefes almak mucizeyse, otobüs durakta keyfe keder duruyorsa, gece yarısı sokakta yürümek tekinsizse; araba lüks olmaktan çıkar, bir kaçış planına dönüşür. Kamusal aklın ve sistemin beceremediğini, vatandaş kendi cebinden, kredisinden, direksiyon başındaki gerginliğinden telafi etmeye çalışır.
İşte benim yoksulluk dediğim şey tam olarak budur. Cebinizde son model bir arabanın anahtarı olabilir, sokaklar milyonluk araçlarla dolup taşabilir; ama kapınızdan çıktığınız an şehir sizi insan yerine koymuyorsa, orada zenginlikten bahsedemezsiniz.
Zengin şehir; yürüyeni yormayan, yavaş olana alan açan, güçsüzü kenara itmeyen şehirdir.
Konu açık ve net: İnsanların arabaya mecbur kalmadığı, kendi özüne uygun yaşayabileceği bir hayat varsa, o toplum gerçekten zengindir. Yok eğer arabasız adım atamıyorsanız, bilin ki o pırıltılı kaportaların altında bir miktar mühimmat ama en çok da derin bir kamusal yoksulluk yatıyor.
Var mı itirazı olan?
