Yıllardır sivil toplumun içinde hem gönüllü hem profesyonel çalışan biri olarak bana en çok şu soru soruluyor:
“Sistemin içindesin ama neden bu kadar sert eleştiriyorsun?”
Cevabım net: Çünkü önemsiyorum.
Çünkü bu yapının iyileşmesini, gerçekten amacına ulaşmasını dert ediniyorum. Dışarıdan bakıp alkış tutmak kolay; ama cafcaflı afişlerin arkasında biriken yorgunluğu, çarpıklığı ve tıkanmışlığı konuşmadan hiçbir şey değişmiyor.
Bugün Türkiye’de 120 bini aşkın faal dernek var. Yalnızca Esenyurt’ta, Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdürlüğü verilerine göre yaklaşık 900 aktif dernek bulunuyor. Bunların 381’i hemşehri derneği… Bir o kadarı mesleki, bir o kadarı da sosyal yardım tabelası.
Sayı muazzam görünüyor, değil mi?
Kağıt üzerinde sivil toplum patlaması yaşıyoruz.
Peki sokaktaki karşılığı nerede? Sahaya indiğinizde kaç tanesi gerçekten bir derdin dermanı olabiliyor?
Açık konuşalım: Türkiye’de birçok dernek, ne yazık ki anlık bir öfke, duygusal bir tepki veya kişisel bir sebep üzerine kuruluyor. Bir haksızlığa kızılıyor, bir acıya üzülünüyor; ertesi gün yedi kişi bir araya gelip tüzük imzalıyor.
Niyet temiz, vicdan berrak olabilir.
Ama strateji yok.
Altyapı yok.
Beş yıllık yol haritası yok.
Bütçe planlaması hiç yok.
Sonuç?
İlk yılın heyecanı geçtikten sonra solan bir tabela…
Ve o davaya inanıp cebindeki son kuruşu, tüm boş vaktini ortaya koyan iyi niyetli insanların duygusal tükenmişliği.
İyi niyeti plansızlıkla heba etmek de bir tür sömürü değil midir?
İşin bir diğer boyutu daha var ki orası daha da can yakıcı:
Sivil toplumu siyasetten güç devşirme, iş dünyasından fon ve itibar toplama, yerel dengelerde pazarlık payı üretme aparatı zannedenler.
Kartvizitine “Başkan” yazdırıp bürokraside kapı açmaya çalışan, tabela asarak nüfuz alanı oluşturmaya çalışan o zihniyet…
Kusura bakmayın ama STK’lar nüfuz borsası değildir.
Yıllardır bana “Hangi kuruma bağış yapalım?” diye soran herkese söylediğim ilk şey şudur:
Sürdürülebilir ve şeffaf bir sistem kuramamış hiçbir yapı, sizin derdinize de başkasının yarasına da kalıcı derman olamaz.
Ve şunu da unutmayalım:
Hiçbir STK devletin yerine geçemez, devlet mekanizmasından daha güvenilir bir zemin iddiasında bulunamaz.
Son yıllarda yaşadığımız krizler bunu defalarca hatırlatmadı mı?
Peki, “STK’lar kapansın mı?”
Asla. Tam tersine!
Güçlü bir sivil toplum, demokrasinin ve devlet aklının en büyük sigortasıdır. Aynı yöne bakan insanların bir araya geldiği, ortak akıl ürettiği, devlete politika önerisi sunduğu, denetlediği ve kamu yararını gözettiği bir ekosistem olmadan sağlıklı bir toplum inşa edemeyiz.
Ama bunun için artık hamaseti bırakıp şu soruları sormak zorundayız:
Bir STK’nın ciddiyetini ve sürdürülebilirliğini nereden anlarız?
Amacın sınırları net mi?
Dünyadaki her sorunu aynı anda çözmeye kalkan hiçbir şeyi çözemez.
“Eğitim” diyorsa hangi eğitim? Kime? Hangi çıktıyla?
Hedefi belirsiz yapı, rüzgâr nereden eserse oraya savrulur.
Fon kaynağı şeffaf ve tabana yaygın mı?
İki iş insanının lütfuna ya da tek bir belediyenin desteğine göbekten bağlı bir yapının bağımsız kalması imkânsızdır.
Gerçek sürdürülebilirlik, küçük ama düzenli ve şeffaf bir gelir havuzundan geçer.
Tüzük rafta mı, sahada mı?
Faaliyet raporuna bakın.
Sadece yılda bir yapılan genel kurullar, protokol yemekleri ve fotoğraf kareleri mi var; yoksa etki analizi yapılmış, finansal hareketleri şeffaf şekilde açıklanmış, ölçülebilir projeler mi var?
Çoğu dernek faaliyet raporundan bihaber, ne yazık ki.
Kurumsallaşma ve liyakat var mı?
Kurucu başkanın şahsi mülküne dönüşmüş dernekler ömürsüzdür.
Görev devri yapılamayan, profesyonel yönetim anlayışını oturtamayan hiçbir sivil hareket yarına kalamaz.
Yıllardır anlatmaya ve çözmeye çalıştığımız şey şu;
Sivil toplum artık bir vitrin süsü değil; rasyonel, şeffaf, hesap verebilir ve kendini besleyebilen bir kurumsal güç olmak zorunda.
Çünkü bu ülkenin boşa harcanacak ne bir tek kuruşu ne de heba edilecek tek bir samimi vicdanı var.
