Bir ülkede gençlerin gözü doktorun, öğretmenin, mühendisin hayatında değil de bir sosyal medya fenomeninin kolundaki bilezikteyse…
Orada biraz durup düşünmek gerekiyor.
Çünkü mesele artık yalnızca birkaç fenomenin ne paylaştığı değil.
Mesele, bizim neyi “başarı” olarak görmeye başladığımız.
Ne alkışladığımız.
Neyi merak ettiğimiz.
Kime baktığımız.
Kimi büyüttüğümüz.
Ve en önemlisi çocuklarımıza nasıl bir hayatın hayalini kurdurduğumuz.
Son günlerde yine sosyal medya aynı görüntülerle dolu.
Milyonluk düğünler…
Kilolarca altın…
Deste deste paralar…
Lüks otomobiller…
Marka çantalar…
Gösterişli evler…
Bir tarafta “Vanlı Kara Haydar” olarak tanınan Mehmet Fatih Tançalan ile Çağla Öz’ün düğünü.
Altınlar konuşuldu.
Paralar konuşuldu.
Kaç milyon olduğu hesaplandı.
Görüntüler milyonlarca kez izlendi.
Ardından soruşturmalar, mali incelemeler ve tutuklama haberi geldi.
Elbette kimin suçlu olduğuna mahkemeler karar verir.
Ama benim takıldığım yer başka.
Bir insanın hayatı neden bu kadar çok insanın meselesi haline geliyor?
Bir düğünde kaç bilezik takıldığı neden milyonların ilgisini çekiyor?
Bir kadının ne giydiği, kocasının ona ne aldığı, hangi arabaya bindiği neden bu kadar büyük bir “içerik” oluyor?
Ve daha da önemlisi:
Biz ne zamandır bunları bu kadar çok izliyoruz?
Aslında bu hikâyeyi daha önce de gördük.
Dilan Polat örneği hâlâ önümüzde duruyor.
Bir güzellik merkezi hikâyesi…
Sonra şubeler.
Arabalar.
Çantalar.
Paralar.
Lüks sofralar.
Pahalı hediyeler.
Sürekli kameraya çevrilen bir hayat.
Milyonlar da izledi.
Merak etti.
Paylaştı.
Takip etti.
Sonra iş adliyeye, soruşturmalara, mahkemelere kadar gitti.
Peki ne oldu?
Bir ders çıkardık mı?
Pek sanmıyorum.
Çünkü Dilan Polat gündemden düştü ama sistem aynı kaldı.
Bir kişi gidiyor.
Yerine yenisi geliyor.
Demek ki mesele bir isim değil.
Demek ki mesele, bu isimleri sürekli üreten bir düzen.
Bugün artık sosyal medyada zengin olmak yetmiyor.
Zenginliğinizi göstermeniz gerekiyor.
Ev almak yetmiyor.
Evi çekmeniz gerekiyor.
Araba almak yetmiyor.
Anahtar teslimini yayınlamanız gerekiyor.
Hediye almak yetmiyor.
Kutunun açılışı kameraya çekilmeli.
Altın takmak yetmiyor.
Yakın plan gösterilmeli.
Düğün yapmak yetmiyor.
Kaç milyonluk takı takıldığı haber olmalı.
Mutlu olmak bile yetmiyor artık.
Mutluluğu kanıtlamak gerekiyor.
İşte bu yüzden bana göre mesele görgüsüzlükten de büyük.
Bu artık bir teşhir ekonomisi.
Çünkü teşhir para kazandırıyor.
Gösterdikçe izleniyorsunuz.
İzlendiğiniz sürece takipçiniz artıyor.
Takipçi arttıkça reklam geliyor.
Reklam geldikçe para geliyor.
Sonra daha fazla göstermeniz gerekiyor.
Çark böyle dönüyor.
Ve sosyal medya algoritmasının bir vicdanı yok.
O, içeriğin iyi olup olmadığına bakmıyor.
İnsana bir şey katıyor mu diye sormuyor.
Tek baktığı şey şu:
Kaç kişi izledi?
Kaç kişi durdu?
Kaç kişi paylaştı?
Yani bazen en çok üreteni değil…
En çok teşhir edeni ödüllendiriyor.
Burada fenomenlere kızmak kolay.
Ama biraz da kendimize bakalım.
Bu insanlar neden milyonlarca takipçiye ulaşıyor?
Çünkü izliyoruz.
Merak ediyoruz.
Başkasının hayatına bakmayı seviyoruz.
Kim ne almış?
Kocası ne hediye etmiş?
Kaç bilezik takılmış?
Hangi marka çanta kullanıyor?
Kaç milyonluk arabaya biniyor?
Sonra da dönüp:
“Ne kadar görgüsüzler” diyoruz.
İyi de o videoyu iki milyon kez kim izledi?
Biz.
Arkadaşımıza kim gönderdi?
Biz.
“Şuna bak!” diye kim paylaştı?
Yine biz.
Yani bir yandan şikâyet ediyoruz.
Bir yandan da o düzenin yakıtını veriyoruz.
Ama bütün suçu izleyiciye atmak da kolaycılık olur.
Çünkü bu çarkta sadece fenomen yok.
Platformlar var.
Algoritmalar var.
Ajanslar var.
Reklamverenler var.
Markalar var.
Ve kabul edelim…
Biz medya da varız.
Birinin aldığı çantayı haber yapıyoruz.
Birinin düğününde takılan altını haber yapıyoruz.
Fenomenin kavgasını haber yapıyoruz.
Evinin fiyatını haber yapıyoruz.
Arabalarını haber yapıyoruz.
Sonra birkaç ay sonra dönüp:
“Bu insanlar neden bu kadar meşhur oldu?”
diye soruyoruz.
Biraz da aynayı kendimize tutmak gerekiyor.
Çünkü bazen eleştirdiğimiz şeyi biz büyütüyoruz.
Bence bütün bunların içinde asıl üzerinde durmamız gereken mesele gençler.
Çünkü onların önüne yeni bir başarı tarifi koyuyoruz.
Yıllarca ne anlattık?
Oku.
Çalış.
Meslek sahibi ol.
Emek ver.
Üret.
Sabret.
Şimdi genç telefonunu açıyor.
Bir tarafta yıllarca okuyup meslek sahibi olmuş insan.
Öbür tarafta bir dakikalık videoyla milyonlara ulaşan biri.
Bir tarafta ay sonunda maaşını bekleyen öğretmen.
Öbür tarafta tek bir reklam paylaşımından servet kazandığı konuşulan influencer.
Bir tarafta yıllarca eğitim alan genç.
Öbür tarafta hiçbir mesleği olmadan yalnızca “tanınarak” para kazanan insanlar.
Sonra o çocuğa dönüp:
“Çalışırsan karşılığını alırsın” diyoruz.
Çocuk da haklı olarak soruyor:
Gerçekten mi?
Bence asıl tehlike burada.
Çünkü yalnızca bazı insanları meşhur etmiyoruz.
Başarının tarifini değiştiriyoruz.
Eskiden “Ne iş yapıyor?” diye sorulurdu.
Şimdi “Kaç takipçisi var?” diye soruluyor.
Eskiden ortaya koyduğunuz iş önemliydi.
Şimdi görünürlüğünüz.
Eskiden itibar yıllarla kazanılırdı.
Şimdi bazen bir videoyla.
Ve çocukların hayali de değişiyor.
“Doktor olacağım.”
“Öğretmen olacağım.”
“Mühendis olacağım.”
yerine…
“Ünlü olacağım.”
İyi de “ünlü olmak” ne zamandan beri meslek?
Bir başka mesele de mahremiyet.
Bence sosyal medyanın bizden aldığı en önemli şeylerden biri bu.
Artık hiçbir şey bize ait değil.
Evimiz ekranda.
Yediğimiz yemek ekranda.
Çocuğumuz ekranda.
Düğünümüz ekranda.
Eşimizle yaşadığımız kavga ekranda.
Hastalığımız ekranda.
Acımız ekranda.
Hatta bazen ölümümüz bile içerik.
Bir zamanlar fotoğraf, yaşanmış güzel bir anın hatırasıydı.
Şimdi bazen hayat, fotoğraf çekmek için kurgulanıyor.
Düğün, yaşanmak için değil çekilmek için.
Tatil dinlenmek için değil gösterilmek için.
Hediye mutlu etmek için değil paylaşılmak için.
Ve insan ister istemez soruyor:
Biz ne zaman yaşamayı bırakıp hayatımızı yayınlamaya başladık?
Doğu ve Güneydoğu’daki düğün görüntüleri konusunda da ayrıca bir şey söylemek istiyorum.
Çünkü sosyal medyada son yıllarda garip bir algı oluştu.
Bir düğün görüntüsü geliyor.
Kilolarca altın.
Deste deste para.
Başlık hemen hazır:
“Aşiret düğününde milyonlar havada uçuştu.”
Sonra bir tane daha.
Bir tane daha.
Ve sanki Doğu’nun tamamı bundan ibaretmiş gibi bir görüntü oluşuyor.
Ben de Muşluyum.
Biz de düğün biliriz.
Takı da biliriz.
Bizim kültürümüzde düğünde takı, aynı zamanda dayanışmadır.
Yeni evlenen çifte destektir.
Parası olan çok takar.
Olmayan gücü kadar.
Ama Doğu’nun her düğününde insanların üzerine kuyumcu dükkânı boşaltılmıyor.
Her yer aşiret değil.
Her düğün milyonluk değil.
Sosyal medya birkaç uç örneği alıp bütün bir kültürün üzerine yapıştırıyor.
Ve geleneğin anlamını da değiştiriyor.
Takının dayanışma tarafı kayboluyor.
Geriye sadece şu kalıyor:
Kaç kilo?
Kaç milyon?
Kim daha fazla taktı?
Yani gelenek bile sosyal medya eliyle gösteriye dönüşüyor.
Buna da itiraz etmek gerekiyor.
Bir başka önemli tarafı var:
Türkiye ekonomik olarak zor günlerden geçiyor.
İnsanlar kira hesabı yapıyor.
Market hesabı yapıyor.
Çocuğun okul masrafını düşünüyor.
Ay sonunu getirmeye çalışıyor.
Sonra telefonunu açıyor.
Milyonluk araba.
Altın kemer.
Pahalı tatil.
Deste deste para.
Gösterişli sofralar.
Ve doğal olarak şu soruyu soruyor:
Bu paranın kaynağı ne?
İşte Dilan Polat olayında toplumun bu kadar büyük tepki göstermesinin nedenlerinden biri buydu.
İnsanlar sadece lüks hayatı merak etmedi.
O hayatın nasıl finanse edildiğini merak etti.
Çünkü bir ülkede çalışarak yükselmek insanlara imkânsız görünmeye başlarsa, kolay para hikâyeleri daha çekici hale gelir.
Ve bence bundan çok korkmamız gerekiyor.
Çünkü insanlara “emek ver” deyip sonra gözlerinin önünde emeğin değil görünürlüğün ödüllendirildiği bir düzen kuramazsınız.
Kurarsanız gençlerin kafası karışır.
Daha kötüsü…
Değerleri karışır.
Elbette devletin de yapması gerekenler var.
Influencer gelirleri vergilendiriliyor.
Reklam içeriklerine kurallar getiriliyor.
Sponsorlu paylaşımın belirtilmesi isteniyor.
Bunlar gerekli.
Ama mesele yalnızca vergi değil.
Mesele çocukların karşısına nasıl bir içerik çıktığı.
Kolay para vaatleri.
Bahis.
Kumar.
Sahte sağlık önerileri.
Gerçek dışı güzellik standartları.
Aşırı tüketim.
Gösteriş.
Tehlikeli meydan okumalar.
Platformların da sorumluluğu olmak zorunda.
Ama her şeyi kanunla da çözemeyiz.
Her görgüsüzlüğe ceza yazamazsınız.
Her saçma videoyu yasaklayamazsınız.
Bir toplum biraz da neyi ödüllendirdiğine dikkat etmek zorunda.
Ben artık “sosyal medya fenomeni” denildiğinde önce şunu merak ediyorum:
Neyin fenomeni?
Ne ürettin?
Ne öğrettin?
Ne bıraktın?
Kimin hayatına gerçekten dokundun?
Çünkü bir milyon kişinin sizi takip ediyor olması, bir milyon kişiye değer kattığınız anlamına gelmiyor.
Çok izlenmek başarı değildir.
Çok takip edilmek itibar değildir.
Zengin görünmek zenginlik değildir.
Ve en önemlisi…
Görünür olmak, değerli olmak değildir.
Bence çocuklarımıza önce bunu anlatmamız gerekiyor.
Yoksa yarın yeni Dilan Polatlar çıkar.
Yeni “Kara Haydarlar” çıkar.
Yeni fenomenler çıkar.
Biz yine oturup onları konuşuruz.
Arabalarını…
Altınlarını…
Paralarını…
Hayatlarını…
Sonra da şaşkınlıkla aynı soruyu sorarız:
“Bu insanlar nasıl bu kadar meşhur oldu?”
Cevabı aslında çok uzağımızda değil.
Bir kısmını algoritma büyüttü.
Bir kısmını reklam dünyası.
Bir kısmını medya.
Ama büyük bir kısmını da…
Biz büyüttük.
Tıklayarak.
Takip ederek.
Paylaşarak.
Merak ederek.
Sonra da şikâyet ederek.
Belki artık fenomenleri konuşmaktan önce, neden bu kadar kolay fenomen üreten bir topluma dönüştüğümüzü konuşmanın zamanı gelmiştir.
