Her Yusuf’un bir kuyusu vardır derler…
Kimi kıskançlığın, kimi ihtirasın, kimi de kendisine sunulan gücün kuyusuna düşer.
Hz. Yusuf’u kardeşleri kuyuya atmıştı.
Bizim hikâyemizin başrolünde ise son günlerde adını sıkça duyduğumuz bir başka Yusuf var:
Esenyurt Belediye Başkan Yardımcısı Yusuf Ulutaş!
Esenyurt Belediyesi’ne yönelik rüşvet ve ihaleye fesat karıştırma iddialarıyla başlatılan soruşturmada 19 kişi gözaltına alındı. Bunlardan 9’u tutuklandı, 10’u hakkında adli kontrol kararı verildi.
Ancak kamuoyunun en fazla konuştuğu isim kuşkusuz Yusuf Ulutaş oldu.
Çünkü Ulutaş, sıradan bir belediye çalışanı değildi. Kayyım yönetimindeki Esenyurt Belediyesi’nin başkan yardımcısıydı. Belediyenin işleyişinde etkili olduğu, birçok önemli işin onun üzerinden yürüdüğü uzun zamandır konuşuluyordu.
Peki, böylesine önemli bir konumda bulunan bir isim nasıl oldu da bu kadar ciddi iddiaların odağına yerleşti?
Daha önemlisi, Yusuf Ulutaş bu hikâyede tek başına mıydı?
Bu cesareti nereden aldı?
Soruşturma dosyasına yansıyan iddialar dikkat çekici.
Ulutaş’ın evinde ele geçirilen yüklü miktarda döviz, Türk lirası, altın, ziynet eşyaları ve pahalı saatler…
MASAK raporuna yansıyan milyonlarca liralık banka hareketleri…
Kız kardeşi Tuba Ulutaş Şenyürek ile arasındaki yüksek tutarlı para transferleri…
Ve belediyedeki bazı ihaleler üzerinden alındığı ileri sürülen rüşvetler…
Bunların tamamı yargı sürecinde açıklığa kavuşması gereken iddialar. Ulutaş da söz konusu paraların kaynağına ilişkin savunmasını yapmış durumda.
Ancak insan sormadan edemiyor:
Bir kamu yöneticisi, böylesine ağır iddialara konu olan ilişkilerin ve para hareketlerinin içinde nasıl bulunabilir?
Kendisine duyulan güven mi?
Bulunduğu makamın sağladığı yetki mi?
Yoksa arkasında güçlü bir siyasi ve bürokratik destek bulunduğu düşüncesi mi?
Cevabını bilmiyoruz.
Ama şu soruyu sormak zorundayız:
Bir insana bu kadar güç verilirken, o gücün nasıl kullanıldığı neden aynı ciddiyetle sorgulanmaz?
“Kuklayı Değil, Kuklacıyı Görmek Lazım!”
Dijitalde Bugün ekranlarında Saadet Partili Kemal Aygün ile Esenyurt Belediyesi’ne yönelik operasyonları da konuştuk.
Aygün’ün bir cümlesi özellikle dikkatimi çekti:
“Kuklayı değil, kuklacıyı görmek lazım!”
Çünkü bugün Yusuf Ulutaş’ı konuşuyoruz. Yarın başka bir ismi konuşabiliriz. Ama asıl mesele değişiyor mu?
Belediyelerdeki yetki ilişkileri, ihale süreçleri, siyasi nüfuz, denetim eksikliği ve kamu kaynaklarının kullanımı yıllardır tartışılıyor. Hangi siyasi parti olursa olsun, hangi belediye başkanı görev yaparsa yapsın, benzer iddialarla karşılaşabiliyoruz.
Bu nedenle meseleyi yalnızca Yusuf Ulutaş’ın tutuklanmasına indirgemek, daha büyük soruları gözden kaçırmamıza neden olabilir.
Yusuf’a bakarken kuyuyu kazan düzeni görmezden gelemeyiz.
Peki, Yusuf’u Kim Kuyuya Attı?
Yusuf Ulutaş bu göreve kendi kendine gelmedi.
Birileri onu bu makama uygun gördü, yetki verdi ve bir yönetim mekanizmasının içinde görevlendirdi.
“İtimat kontrole mani değildir.”
Peki, bu mekanizma nasıl işledi?
İhale süreçlerinde kimler yetkiliydi?
Kimler hangi kararlara imza attı?
Hangi işlemler kimlerin bilgisi ve denetimi altında yürütüldü?
Ve en önemlisi…
Bu soruşturma yalnızca bugün adı geçen isimlerle mi sınırlı kalacak, yoksa iddiaların uzandığı bütün ilişkiler ortaya çıkarılacak mı?
Burada hiç kimsenin suça ortak olduğunu peşinen söylemiyorum. Can Aksoy’un ya da başka bir yöneticinin, Yusuf Ulutaş’a yöneltilen suçlamalardan haberdar olduğunu ileri sürmek için de elimizde doğrulanmış bir bilgi yok.
Ancak böylesine önemli bir görevde bulunan kişinin hakkındaki iddialar, onu görevlendiren ve denetlemekle sorumlu olan yönetim anlayışının da sorgulanmasını gerektiriyor.
Çünkü yöneticilik yalnızca yetki dağıtmak değildir. O yetkinin nasıl kullanıldığını takip etmek, ortaya çıkan sorunlara ilişkin sorulara da cevap vermektir.
Her şey yolundayken aynı fotoğraf karesinde bulunmak kolaydır.
Peki, işler tersine döndüğünde o fotoğraf karesindeki herkes kendi sorumluluğunu aynı açıklıkla ortaya koyabilecek midir?
Kuyunun Dibinde Yalnızca Yusuf Mu Kalacak?
Şimdi herkes soruşturmanın bundan sonraki seyrini merak ediyor.
Dosyada yeni isimler gündeme gelecek mi?
Şüphelilerin ve tanıkların ifadeleri başka ilişkileri ortaya çıkaracak mı?
Para hareketlerinin kaynağı ve varsa belediyedeki işlemlerle bağlantıları bütün yönleriyle açıklığa kavuşacak mı?
Yoksa dosya mevcut şüpheliler hakkındaki iddialarla mı sınırlı kalacak?
Bunların cevabı bugün verilemez.
Ancak bir gerçek var:
Bir soruşturmanın değeri, kaç kişinin tutuklandığıyla değil, gerçeğin bütün yönleriyle ortaya çıkarılmasıyla ölçülür.
Kim suç işlemişse hukuk önünde hesabını vermeli. Kim suçsuzsa hakkı teslim edilmeli. Kim hangi yetkiyi kullanmışsa, o yetkinin hesabı da sorulabilmeli.
Çünkü mesele yalnızca bir Yusuf meselesi değil.
Mesele, Türkiye’deki belediyecilik anlayışının yıllardır tartışılan yapısal sorunları.
Son Söz: Kuyunun Başında Kimler Var?
Kardeşleri Yusuf’u kuyuya attı!
Elbette bizim hikâyemizdeki kardeşler, gerçek anlamda birilerini kuyuya atan kişiler değil. Bu, gücün etrafında oluşan ilişkileri ve sorumlulukları sorgulayan bir ironi.
Yusuf Ulutaş’ın nasıl bir hukuki sonuçla karşılaşacağını yargı belirleyecek.
Ama asıl sorular burada bitmiyor:
Bu kadar önemli makamlara gelen isimler nasıl seçiliyor?
Onlara verilen yetkiler nasıl denetleniyor?
Ve o makamlar soruşturmaların konusu olduğunda, sorumluluk zinciri nereye kadar takip ediliyor?
Yusuf kuyuya düştü diye hikâye bitmiş sayılabilir mi?
Yoksa o kuyunun başında duranların da anlatacakları var mı?
Benim asıl merak ettiğim şu:
Yusuf’un kuyusu bu kadar konuşulurken, o kuyunun nasıl oluştuğunu da konuşabilecek miyiz?
Çünkü bir Yusuf gider, başka bir Yusuf gelir.
Makamlar dolar, boşalır.
İsimler unutulur.
Ama sistem değişmezse…
Kuyular hep yerinde kalır!
KARDEŞLERİ YUSUF’U KUYUYA ATTI!
0
Paylaş
